Makaleler
"Türkiye Organik Ürün Tüketimini Arttırmazsa, Biyo Sömürge Olur"
Atila ERTEM
Ekolojik Tarım Organizasyonu Derneği (ETO) Yönetim Kurulu Başkanı
Türkiye’de ekolojik (organik) tarımın geçmişi 20 yıl önceye dayanıyor. 1984-1985 yıllarında Ege’nin geleneksel tarım ürünleri olan kuru üzüm ve kuru incir ile başlayan ekolojik tarım, 1990’a kadar sadece 8 ürünü kapsadı. O tarihten itibaren üretim miktarının artışına paralel ürün yelpazesi genişlerken, son yıllarda hükümetin verdiği düşük faizli kredi ve diğer teşvikler ile ekolojik tarım yapılan alanlar hızla arttı. Ancak fiyatın pahalı ve ürün çeşidinin az olması iç pazarın, artan maliyetler ve düşük döviz kuru da ihracat pazarının büyümesini engelledi. 1992’de İzmir’de kurulan Ekolojik Tarım Organizasyonu Derneği (ETO) Yönetim Kurulu Başkanı ve Alman Rapunzel Naturkost’un ortak olduğu Rapunzel Türkiye’nin Genel Müdürü Atila Ertem, "100 milyon dolarlık ekolojik ürün ihraç eden Türkiye, 2 milyon dolarlık pazarını genişletemezse biyo sömürge olur. Bu nedenle ekolojik ürün tüketimini artıracak projelere hız vereceğiz" dedi.

ETO olarak Türkiye’de ekolojik tarımı geliştirmek için neler yapıyorsunuz?
Dernek olarak 15 yıldır eğitim, bilinçlendirme yönünde çalıştık. Ancak Ekolojik ürün ticaretinde yeterince yol alamadık. Eksikleri tamamlamak için 2006 yılında profesyonel kadrolaşmaya gittik. Öncelikle 5 komite oluşturduk.

İnternet üzerinde platform kurduk. Nisan’da çeşitli projelere başladık. İzmir’de Ege İhracatçı Birlikleri’nin desteği ile uluslar arası organik zeytinyağı yarışması düzenledik. Bu yarışmaya yurtdışından yaklaşık 150 konuk geldi. İstanbul’da Ulusal Ekoloji Fuarı’na katıldık. İzmir’deki Sağlıklı Yaşam Fuarı’nda yer aldık. Ağustos’ta yine Ege İhracatçı Birlikleri ile ekolojik tarım protokolü imzaladık. Bu anlaşma ile Türkiye’deki 12 ihracatçı birliğine eğitim vereceğiz. Üretici ve ihracatçı firmaların ekolojik tarıma bakışlarını değiştireceğiz. Onların organik olarak üretilecek yöresel markaların üzerinden yapılanmasını sağlayacağız. Örneğin Erzurum’a gittiğimizde yörenin hayvancılık potansiyeli üzerinde duracağız. Burada dikkat edilmesi gereken şey ekolojik üretimin sadece tarım ürünlerini kapsamadığı. Tekstil de, mermer de, kozmetik de organik olarak üretilebilir. Toplantılara Denizli’den başlayacağız. Ardından Gaziantep’i ziyaret edeceğiz. Daha sonraki yolculuğumuz Erzurum’a olacak.

Ekolojik tarımda Türkiye’nin 20 yılı aşkın sürede geldiği nokta nedir?
Türkiye’de 1990’da 8 farklı ürün, bin 37 hektarlık alanda ekolojik olarak üretiliyordu. 2000’den sonra büyük artış yaşandı. 2006 verilerine göre 210 ürün, toplam 192 bin 789 hektarlık alanda ekolojik olarak üretiliyor. Üretici sayısı da 14 bin 256’ya ulaştı. 400’e yakın ekolojik ürün işleyen, 200’e yakın ihracatçı var. Buradaki rakamlar bizim ulaşabildiğimiz verilerden oluşuyor. Aslında Türkiye’de ne kadar alanda kaç çiftçinin ekolojik tarım yaptığını bile tam olarak bilmiyoruz. Bu konuda Tarım Bakanlığı’nın yürüttüğü Çiftçi Kayıt Sistemi önümüzü açacak. Bu veriler yetersiz de olsa Türkiye’nin ekolojik tarımda geldiği noktanın iyi olmadığını gösteriyor. Bir zamanlar dünyada beşinci ülke iken, şu an 35. sıraya geriledik. İhracatımız 100 milyon dolarda dolaşıyor. İç tüketimimiz 2 milyon dolar civarında. Dünyada 40 milyar dolarlık ekolojik ürün pazarına göre rakamımız çok küçük. Hedefimiz ihracatı 3 yıl içinde 1 milyar dolara çıkarmak ve iç pazarı büyütmek olmalı.

Türkiye neden ilerleme sağlayamadı? Nerelerde hata yapıldı?
Türkiye’nin makro ekonomik politikaları tarım sektörünü vurdu. Tarımın içinde yer alan ekolojik tarım da aynı sıkıntılardan etkilendi. Bugün ülkemizde üretim desteklenmiyor. Döviz kurunun enflasyonun gerisinde seyretmesi, üretici firmaları sıkıntıya sokuyor. Üstelik üretim maliyetleri ve vergiler sürekli artarken nasıl rekabetçi olacaksınız? Önümüzdeki aylarda maliye politikaları yerine oturmazsa, tarım kesimi de ona bağlı olarak ekolojik üretim de ölecek. 5 yıl sonra Türkiye, 3-4 tarım ürünü dışında başka tarımsal ürün ihraç edemez hale gelecek. Şu an ekolojik tarımda ihracat yaptığımız pazarları hızla kaybediyoruz. Fiyatlarımız pahalı kalıyor. Özellikle Türk Cumhuriyetleri, çeşitli Asya ve Afrika ülkeleri bizim bırakmak zorunda olduğumuz pazarlara giriyor. Rakiplerimiz hızla çoğalıyor.

Fakat Türkiye’nin dünyada söz sahibi olduğu ürünler var. Burada üstünlüğü bırakmak söz konusu mu?
2007 Ekim ayında Paris’te düzenlenen Nut Expo Fuarı’na katıldım. Orada firmaların gıda ürünlerinde maliyeti düşük hammadde kullanmak için çalıştığını gördüm. Yabancılar üzümümüzü, incirimizi, kayısımızı, fındığımızı yemek zorunda değiller. Bunlar temel gıda maddeleri değil ki vazgeçilmez olsun. Nasıl Türkiye 1940’a kadar çayı bilmiyordu, dünya da 2040’tan sonra fındığı bilmeyecek. Kimse fındığa gebe değil. Onun yerine Amerikan cevizi geldi. Sanayide sürekli ceviz fındığın yerini alıyor. Dünyadaki en büyük fındık tüketicilerinden olan Nutella, Almanya’daki üretiminde fındık kullanımını yüzde 17’den yüzde 16’ya düşürdü. Çünkü fındık fiyatları çok arttı. Onun yerine badem kullanmaya başladılar. Yarın baklavada da ceviz yerine badem kullanılacak. İncir fiyatları aşırı şekilde arttı. Alıcılar İran’a, Yunanistan’a gidip oralarda plantasyonlar kuracaklar. Türkiye, ürünlerinin vazgeçilmez olduğunu düşünmemeli, maliye politikalarını gözden geçirmeli.

Bu gelişmeler ekolojik tarım firmalarını nasıl etkiledi?
Düşen kurlardan biz de olumsuz etkilendik. Rapunzel olarak rekabette zorlandığımız için yurtdışında projelere başladık. Üzülerek söylüyorum ki başka ülkelerden hammadde alıyoruz. İsmini şu an açıklamayacağım bir ülkede sertifika ve kontrolleri tamamlayıp üretime başladık. Elbette biz bir borsacı değiliz, buradan bugünden yarına çekip gidemeyiz. Türkiye’ye 10 yıl önce gelip 5 milyon dolara tesis kurduk. 350 kişiyi istihdam ediyoruz. Hazır tesisi almadık, sıfırdan yatırım yaptık. Olmayan bir sektörü Türkiye’ye getirdik. Borsacı ceketini alıp gider ama biz yatırım yaptığımız için kolay kolay gidemeyiz. Fakat mali politikalar bu şekilde sürerse, üretimi dışarı kaydırmak zorunda kalacağımızdan endişe ediyorum. Ben yabancı ortaklı bir şirketin temsilcisiyim. Benim ortağım Türkiye’de yeni yatırım yapmaya sıcak bakmıyor. Bugün hammaddeyi getirip burada işliyoruz. Fakat Türkiye’nin haklı olarak uyguladığı koruyucu önlemler işimizi zorlaştırıyor. Rekabetin keskinleştiği noktada tarım ürünlerimizi dışarıda işlemek, yeni iş ortaklıklarını dışarıda kurmak zorunda kalabiliriz. Rapunzel, Türkiye’nin bir gerçeği. Biz ne yaşıyorsak, diğer ekolojik üretim yapanlar da aynı sorunları yaşıyor.

İç tüketimi artırmak için ne yapılabilir?
Türk insanı ekolojik gıdayı hala lüks olarak görüyor. Bu konuda da haklılar. Ekmeğin 40 kuruş olduğu yerde kimse 80 kuruşa ekmek yemek istemez. Dernek olarak ekolojik üründe strateji belirlemek için Nisan ayında ulusal toplantı yapacağız. Toplantıya üretici birliklerini, ihracatçıları, kamu kuruluşlarını, akademisyenleri, fuarcıları ve tüketicileri çağıracağız. Aynı anda 4-5 çalışma toplantısı yapacağız. Bir tür yol haritası oluşturacağız. Öte yandan İzmir Büyükşehir Belediyesi ile yerel bir çalışma yapıyoruz. İnsanlara ekolojik ama taze ürün yedirecek projeler hazırlayacağız. Kuru üzümü, inciri ekolojik tükettiğinizde bunun sınırı var. Yılda sadece 1 kg. kuru üzüm tüketimine karşılık, 50 kg. domates, 30 kg. civarında zeytinyağı, 25 lt. civarında da süt tüketiyorsunuz. Dolayısıyla sütünüzü, peynirinizi, domatesini organik yaparsak size daha fazla ulaşabiliriz. Niyetimiz günlük gıda ürünlerinin ekolojik olarak tüketileceği pazar oluşturmak. 2008’de projeyi hayata geçirmek istiyoruz.

Yaklaşık 10 yıl önce her semtte mantar gibi ekolojik marketler ortaya çıktı. Bunlar neden yaşamadı?
Evet bir ara ekolojik ürün satan dükkan açmak modaydı. Fakat fiyatlar iki misliydi, ürün çeşidi çok sınırlıydı. Günlük tüketilen ürünler yerine, raf ömrü uzun ürünler vardı. Altyapıları yoktu. Dükkan açan bize gelip ürün alıyor, bir daha da ortaya görünmüyordu. İşte biz çikolatayı, sütü, yoğurdu, peyniri ekolojik olarak üretip satabilir hale getirmek istiyoruz. Bu şekilde sürdürülebilir ilişki kurabiliriz. Yakın zamanda bazı perakende zincirlerinde organik ürün rafları oluştu. Ama rafın üstünde ekolojik ürün var, altında ise konvansiyonel ürün. Oraya konulan ürünleri de kontrol etmek gerekiyor.

Son yıllarda ekolojik üretime verilen teşvikler olumlu oldu mu?
Türkiye’de ekolojik üretimde miktar olarak sorun yok. Hatta plansızlıktan dolayı üretim fazlalığı var. Ekolojik olarak adlandırılan ürünlerin sadece yüzde 15’i ekolojik olarak tüketiliyor. Üretici teşviki alıyor, ekolojik üretim yapıyor ama pazarı ve işleyiciyi bulamadığı için satamıyor. İşte asıl sorun bu. Tüketmediğiniz şeye deste veriyorsunuz. Desteğin yüzde 85’i yerine gitmiyor. Öyleyse destek yanlış veriliyor. Bugün en büyük destek Ziraat Bankası aracılığıyla verilen 2 yıl ödemesiz, düşük faizli kredi desteği. Ayrıca sulama desteği var. Ama bu desteklerden özellikle Güneydoğu Anadolu bölgesinde küçük çiftçiler değil büyük toprak sahipleri yararlanıyor. Çok ciddi miktarlarda destek alıyorlar. Şu an bu desteğin ekolojik üretime faydası olmuyor.

Öyleyse ekolojik üretime desteği kesmek mi gerekiyor?
Hayır, Türkiye’nin neresinde olursa olsun ekolojik tarım projelerinin başlaması sevindirici. Demek ki daha az kimyasal kullanılacak, toprak daha az kirletilecek. Ama bazı projeler siyasi amaçlı başlatılıyor. Milletvekillerinin seçim bölgelerine destek vermek için başlatılan projeler var. Oysa projeye başlamadan önce araştırma yapmak, ekolojik dengeye uygun bitki deseni bulmak gerekiyor. Arazinin ekolojik tarım için uygun olması yetmiyor. Çevrede kirlilik yaratacak tesis veya akarsu olmamalı. Mümkün olduğunca yerel ürünleri desteklemek gerekiyor.

Dünyada ekolojik ürün tüketimi nereye gidiyor?
İsveç, 2011 yılında pazarın yüzde 24’ünün organik olmasını öngörüyor. Almanya’da bu hedef yüzde 20. Ekolojik üretimi olmayan bu ülkelerde tüketimin büyük olması sevindirici. İşte bu noktada üretici ülkelerde tüketimin artması gerekiyor. Ekolojik üretimin felsefesine göre Afrika’da yetiştirdiğiniz ekolojik muzun uçakla Almanya’ya gönderilmesi yanlış. Uçak yakıtının doğaya verdiği zararı da dikkate almalısınız. Biz de bu noktada ihracatımızı artırırken, iç pazarın da büyümesini istiyoruz. Türkiye kendi pazarını kuramazsa biyo sömürge olur. Ülke kaynakları yurtdışına transfer edilir.

Üretimde hangi ülkeler öne çıkıyor?
Dünyada üretim ve tüketim pazarları paralel değil. Kuzey Avrupa en gelişmiş tüketim bölgesi. Uzakdoğu, ABD ve Avrupa’nın tüketimi de hızla artıyor. Öte yandan ABD en büyük üreticilerden biri. Arjantin ve Avustralya’da hayvansal ürünlerin ekolojik üretimi artıyor. Bize yakın olan İtalya, Yunanistan, İspanya gibi ülkelerin üretimleri hızla büyüyor. Yunanistan’nın yüzölçümü bizden küçük olmasına rağmen, üretim miktarında bizden ileride.

Rapunzel’in çalışmaları hakkında bilgi verir misiniz? Yeni ürünleriniz var mı?
Rapunzel olarak geçen yıl organik sarma yaptık. 2008’de üç yeni ürünümüzü piyasaya çıkaracağız. Üzüm işleme tesisini devreye aldık. Yıl başı itibariyle el değmeden kuru üzüm üretimine başlayacağız. Dökülen ürün kutuda ambalajlanıp çıkacak. Rapunzel olarak hedefimiz ürünlerin katmadeğerini yükseltecek projeler. Ürün çeşitlendirmekten çok bunu yapıyoruz. Asma yaprağı ve pirinç satmak yerine ekolojik dolma yapıyoruz. Ürünü közlüyoruz ya da kavanoza koyuyoruz. Bu yıl donmuş ürünlere de girdik. 3 yeni donmuş ürün ürettik. Donmuş üründe üretimi 100 tondan 500 tona çıkaracağız. 5 yıllık hedef ise 4 bin ton üretim. Bu projeler hemen olmuyor. 3 yıl önceden çalışmalara başlıyoruz. 2006’da yüzde 38 büyümeyi yakaladık. 2007’de yüzde 24 büyümeyi planlıyoruz. Ciromuz ise 15 milyon dolar civarında olacak.

Çokuluslu şirketlerin doymak bilmeyen para hırsı nedeniyle dünyada biyoteknolojik üretim yaygınlaşıyor. Biz biliyoruz ki sorun üretimde değil paylaşımda. Siz dünyadaki üretimi iki katına çıkarsanız da Zimbabwe’deki insan açlıktan ölecek. Çünkü üretileni adaletli paylaştırmıyorsunuz. Bu nedenle Türkiye’de biyoteknolojik üretime karşıyız. 1960’lı yıllarda ‘yeşil devrim’ dendi. Tarımsal üretim patladı. Bu yine kimyasal ilaç ve gübre fabrikalarına yaradı. Şimdi çok ürün almak istiyorsanız çok gübre vermek zorundasınız.

Kaynak: Referans Gazetesi / Sinan Doğan
28/11/2007

Makale anasayfasına geri dön  Sayfayı Yazdır

Bu konuyla ilgili yapılmış yorum bulunmamaktadır.
 
Üye Ol